Özgür Zihin

Özgür Zihin

‘’Düşüncelerinizin kaçının kendinize ait olduğunu şöyle bir saysanız tek bir düşüncenin bile aslında size ait olmadığını görür şaşırırsınız.’’ der Osho. Tam da bu noktadan devam edeceğiz yazımıza.

İçinde bulunduğumuz çağ eskilere nazaran bazı açılardan bizleri özgürleştirse de aslında zihinsel özgürlüğümüzü elimizden çalan soğukkanlı bir hırsız diyebilir miyiz?

Bebeklik evresinden çıkıp artık çocukluk çağına geçmiş ve hayatımızın tamda en şiddetli keşif dönemlerinde olduğumuz o yaşlarımızı düşünelim. Ne kadarda açıktı algılarımız. Şimdilerde beş dakika daha uyuyabilmek için yalvardığımız ailemize o zamanlar uyumamak için ağlardık. Hayatı kaçırmamak için. Beş dakika daha yeni şeyler keşfedebilmek için…

Çocukluk dönemi akla gelince en çok oynanılan oyunlardan, ne kadar masum ve çok tatlı olduğumuzdan falan bahsedilir. Peki ya özgür zihinlerimizden?

Büyüdükçe çocukluktaki o henüz işlenmemiş, dayatlara esir düşmemiş saf zihnimizi kaybederiz. Kendi benliğimizden çıkan düşüncelerimiz içinde bulunduğumuz toplumun salt doğrularına ve yanlışlarına göre şekillenir. Toplumdan dışlanmak istemeyen benlik, bu doğrultuda genellemeler üzerine şekillenmeye başlar.

Misal-1 Güzellik Algısı

Eğer bu toplumda güzel/yakışıklı bireyler olarak adlandırılmak istiyorsak pürüzsüz yüzler, ince beller, kaslı vücutlara sahip olmalıyız. Ancak bu doğrultuda toplumun güzellik algısına yaraşır bireyler olabiliriz.(!) Bu doğrultuda kendimizi sevebiliriz. Birçok kadının -ki toplum güzellik algısını en çok kadınlar üzerinde kullanır- kendisine çirkin olduğu söylendiği için özellikle görünüşünü en çok dikkat aldığı ergenlik döneminde intihara kalkıştığını biliyor musunuz? Şu an hayatta olan 7 milyar insanın tek bir parmak izi bile birbirinin aynı değilken bizlerden nasıl tekdüze olmamız beklenebilir ki?  Yüzbinlerce insan dayatılan güzellik standartlarına erişebilmek için ekonomiye can veriyor. Oysa bizi biz yapan yüzümüzdeki çizgiler, vücudumuzdaki izlerdir. Her birimiz bize özel farklılıklarımızla güzeliz.

Misal-2 Zeka Algısı

Ülkemizde ne yazık ki zeka kavramı yalnızca sayısal zeka ile ilişkilendiriliyor. Matematik derslerinde başarılı olamayan, ekmek alırken para üstünü kafadan hesap edemeyen bir çocuk  zeki sınıfına giremiyor. Eğer çok iyi bir sözel zekaya sahipse ya da resme, müziğe yeteneği  falan varsa atın çöpe gitsin. Matematik iyi değilse bir işe yaramaz! Oysa sayısal zekanın yanında dilsel, ritmik, içsel, sosyal, kinestetik ve varoluşçu zeka türleri mevcut. Her birinin ayrı üstün yetenek ve becerileri  var. Bize dayatılan bu zeka algısı yüzünden kendini zeki olmadığına inandırmış bir çok insan, bir çok genç,  tazecik beyinlerini doğru yönde geliştirebilecekken şuan özgüven eksikliği yaşayan ve muhtemelen her gün başarısızlıklarına isyan eden bir birey olarak gününü doldurmakla meşgul.

Misal-3 Yaşamın Gerisinde Kalma Algısı

İyi bir lise şart.

Üniversiteyi kazandın mı? Bu sene olmadı mı? Seneye hangi bölüm?

Mezuniyet ne zaman? İş buldun mu iş? Sırtını devlete dayamadan rahat edemezsin.

Düğün ne zaman? Gelin/Damat ne iş yapıyor? Onlar ev almış siz?

Çocuk yok mu çocuk=n ?

n+1 ne zaman? n+2?

Peki ya (nx(n+1) /2)²x(½$#@%)? Ve dahası sizin bütün denklemlerinizi boş küme haline getirebilir. Amann dikkat!

En sarsılmaz dediğim insanların bile bu konular üzerinde nasıl manipüle edilebildiğine tanıklık ettiğimden beri konunun önemini vurgularım. Çevremiz kendini bu konularda aşabilmiş insanlarla dolu olsa bile ne yazık ki hayata geç kalmışlık hissini üzerimizden savmak o kadar kolay olmayabilir. Bunun birçok sebebi olsa da en yaygın sebeplerinden bir tanesi sosyal medya. Sosyal medya üzerinden kusursuz gösterilen hayatlar, kartpostalı andıran filtreli manzaralar, Leyla ile Mecnuna, Ferhat ile Şirine taş çıkartan aşklar ve bizde olmazsa olmayacağını sandığımız, almazsak eksik kalacağımız tonlarca ürün.

Tüm bunlar bizim dışımızdaki herşeyin mükemmel olduğunu, birşeylerden hep mahrum kaldığımızı, bizim neden bu kusursuz yaşamı haketmediğimizi, yoksa kötü bir insan mı olduğumuzu sorgulamamıza yol açıyor. Yaşamın gerisinde kalmışlık hissini lanse ediyor. Sanki koşsak ta hiçbir zaman yakalayamayacağımız bir trenin peşinden gider gibi. Oysa koşmayı bırakıp şöyle bir yavaşlamalı insan. Yarışmayı değil yaşamayı seçmeli. Kendi hayatını kovalamadan yaşamın ona sunduklarına kucak açmalı.

Hayat bir dengeden ibaret. Kimsenin hayatı ne yazık ki algılatılan kadar mutlu ve kusursuz değil ve yine kimsenin hayatı da sadece zorluk ve acılardan ibaret değil. Hayatın kendisi bir denge. Herkesin inişleri çıkışları, yaşamın ona sundukları, alabildiği nefesin süresi, gülebildiği günlerin sayısı farklıdır. Bu yüzden kimseyle kendimizi kıyaslayamayız. Bunun için tüm şartların eşit olması gerekir öyle değil mi? Bu da mümkün olamayacağına göre bu hayattaki tek sağlıklı karşılaştırma dün ki biz ile bugün ki biz arasındadır.

O halde hala nefes aldığımızı hissedebiliyorken kendi kendimizi eğiterek zihnimizi özgür bırakalım. Kendimiz olalım. Dış dünyadan gelen kuru ot ve dikenlerden arındırıp bizi biz yapan düşünceler ekelim zihnimize. Onları yeşertip büyütelim ve gelecek nesillere rengarenk çiçekler sunalım.

About Güzin Tellioğlu

Endüstri Yüksek Mühendisiyim. Bilginin güç, motivasyonun ise hız olduğuna inanırım. Bu yüzden akademik ve sosyal hayatta motivasyon, bilgiye ulaşıp yaşamı anlamlandırmada en önemli faktördür benim için. Farkındalık arayışı içinde olan tüm insanlara dokunabilmek umudu ise bu güzel ekipte olmamın asıl sebebi.